Türkiye bir krizler ülkesi.. Eğer bir ülkede krizler süreklilik gösteriyorsa sorun rakamlarda değil, bölüşümde adaletin bozulmasından kaynaklıdır. Hatta krizi kronikleştiren unsur, bütün olanları rakamlara sığdırmaya çalışmaktır diyebiliriz.
İnsana dayalı bir ekonomik sistemin içinden insanın kendisini çıkarırsanız o sistemin belki neoliberalizm gibi bir adı olabilir ama içeriği boştur.
Açlık duygusunu hangi rakamla izah edebilirsiniz? Ya da bir kod dizisiyle tanımlayabilir misiniz? Ancak bir insana benliğini unutturursanız, ait olduğu sınıf bilincini hafızasından silerseniz, bütün sorunun rakamlarda olduğuna inandırabilirsiniz.
-Oysa Türkiye'nin bir krizler ülkesi olması onun kaderi değil, sorunu doğru tespit edemiyor oluşundan kaynaklı. Bugün sokaktaki herhangi birine sınıfını sorsanız; gelirine veya statüsüne bakacaktır. Oysa gerçek sınıfınız ne kadar kazandığınızla değil, üretime hangi faktörle (emek mi, sermaye mi?) katıldığınızla belirlenir.
-Osmanlı’dan genlerimize işlemiş "müsadere" geleneği, zenginliğin üretimden değil, iktidara yakınlıktan geçtiği bir "ganimet ekonomisi" yarattı.
-Kemal Tahir’in deyimiyle Türkiye'de siyaset, devleti "didiklenecek bir yer" olarak görür. Sermaye birikimi üretimle değil, kamu kaynaklarının transferiyle sağlanır.
-1945-73 arası verimlilik ve ücretler paralel artarken, 1980 sonrası neoliberalizmle birlikte bu bağ koptu. Artık daha çok çalışıyoruz ama pastadan aldığımız pay sürekli küçülüyor.
-Sistem, emekçilere "bölüşüm bozulurken sürekli artan tüketim" vadetti. Kredi kartlarıyla sağlanan bu sahte refah, sınıf bilincini kazanca bağladı.
-Bugün "orta sınıf" dediğimiz yüksek maaşlı beyaz yakalılar, aslında emeğin değil, sermayenin denetimini yapan uzantılardır. Gerçek orta sınıf (küçük üretici) ise sistemde hızla yok ediliyor.
-Türkiye’de sermaye, risk alıp üretmek yerine devletin korumacı kanatları altında "parazitleşmeyi" tercih etti. Bu yüzden krizlerin faturası hep emeğe, kârı ise sermayeye kalır.
-Eğer bir emekli 20 bin lirayla yaşamaya çalışırken, bir kamu görevlisi ya da yönetici lüks içinde yaşıyorsa; bu rasyonel bir ekonomi değil, alternatif bir gerçeklik, bir “illüzyon ekonomisi”dir
-Sınıfının farkında olan birey özgürdür. Tanımları doğru yapmadığımız sürece çözümü sihirde ararız; oysa çıkış yolu, kim olduğumuzu ve üretimdeki yerimizi hatırlamaktan geçer.
Bu bölümde Osmanlı’dan Geziye, ganimet ekonomisinin sınıf bilincini nasıl yok ettiğini konuşuyoruz. Küresel güçlerin neoliberal politikaları Türkiye’ye dayatmasını ve daha fazla detayı bu sohbette bulacaksınız.
Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir ve YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz.