Çoğu insan Kayıp Zamanın İzinde'yi anlaşılması zor bulur. Bu bir yere kadar doğru olabilir. Uzun cümleleri okurken düşünceyi toparlamakta zorluklar yaşayabiliriz.
Oysa Marcel Proust'u anlamayı zorlaştıran şey, uzun cümleleri değil. Asıl zorluk, onun bize kendi bilincinde kurduğu dünyayı anlatması. Üstelik kendi zihnindeki dünyayı, başkalarının gözünden anlamaya çalışması.
Proust, insanı bir varlıktan ziyade, geçmişin, şimdinin ve geleceğin iç içe geçtiği sürekli bir devinim olarak kabul eder. Yani insan saf zamandır. Bu da anlatması zor olanı daha da zorlaştırır. Bu yüzden Proust’un yaptığı iş, tek kelimeyle dahiyanedir.
Romanın bende bıraktığı izlenim, benim kendimi nasıl gördüğüm değil, başkalarının zihninde nasıl göründüğümün önemli olması. Kendi içsel zamanımızda kendimimizi konumlandırdığımız bir pozisyon var. Mesela kendimizi hiç yaşlanmamış hissedebiliriz. Peki başkalarının düşünce akışında bu böyle mi?
Proust, kendi bilincinde kurduğu dünyayı anlatırken bizi de bir düşünce yolculuğuna çıkarıyor. Zamanı kendi penceresinden aktarırken okuyucu da kendi zihninde bir pencere açıyor. Bazen tek bir tasvirinde ya da geliştirdiği bir bakış açısında, "Evet, bende de tam olarak böyle oluyor ama bunu hiç ifade edememiştim." dediğiniz anlarla karşılaşıyorsunuz.
Ben bir kitap analizi yapmak istedim Ancak Proust'un bana düşündürdükleri, beni kendi zihnimde yarattığım zamanı anlatmaya götürdü.
Bu podcastte, Proust'un zaman anlayışını Bergson, Einstein ve insan belleği üzerinden birlikte düşünmeye çalıştım.
Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.