1997 yılında, profesyonel iş hayatıma başladığım şirketteki bilgisayarı hatırlıyorum. Klavyede bastığınız her tuş ekranı yeşillendiriyordu. Her birimiz satışlarımızı teker teker şirketteki tek bilgisayara yüklemek için sıraya girerdik. Çok havalıydı.
O günden bugüne bilgiyi çok büyüttük. Her eve bilgisayar girdi; yetmedi her masaya bir tane koyduk. O da yetmedi bilgisayarlar ceplerimize girdi. Biz dünyayı minyatürleştirdikçe bilgi daha da büyüdü. Küçülen aletlerin içine daha fazla bilgi depolayacak çipleri geliştirdik. Sonunda tuhaf bir dünyanın eşiğine geldik: Kuantum. Artık kesin bilginin yerine olasılıklarla dolu bir dünyaya adım atıyoruz.
Bu bağlamda, bugüne kadar her şeyi borçlu olduğumuz o geleneksel bilgisayar mantığı artık yükümüzü taşıyamaz. Yapay zekâ öyle bir veri üretiyor ki, veri merkezlerinin tükettiği enerji bir ülkenin harcadığından fazla olabiliyor. Bu durum klasik bilgisayarların sınırlarını zorluyor.
Bizi kuantuma sürükleyen şey, doğanın bizzat kendisi. Çünkü doğayı kuantum kuralları yönetir. Yapay zekâ da kendi gelişiminin önündeki en büyük engeli —klasik mantığı— aşmak için doğal olarak kuantuma yönelecek. Yakında doğanın diliyle konuşmaya başlayacağız.
Bu yüzden yaklaşan kuantum çağı benimsemek ve anlamak için 5 bölümlük bir seri hazırladım. Yapay zekâda olduğu gibi kuantum bilgisayarlar geldiğinde hazırlıksız yakalanmayalım ve zihnimizi hazırlayalım. Çünkü kuantum bilgisayım, klasik mantığın daha hızlı bir versiyonu değil, bir düşünme biçimi.
İlk bölüm, bilgisayarlarda valflerden silikon transistörlere nasıl geldiğimizi ve bilginin süperpozisyonunu konuşuyoruz.
Bu serinin ilk bölümünde buluşalım. Yorumlarınızla konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olun.
Podcasti Monolog'da daha detaylı okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.